21 Aralık 2007

Are You Right or Left Brained?

Avşar'da gördüm, çaldım (öncelikle tekme tokat girdim bana mısın demedim, zorla aldım), ben de yaptım ve koydum. Ama okuyucu korkutucu bir şekilde gördüm ki, benim ne idüğüm belirsiz. Testi yapmasam daha iyi olabilirmiş.

You Are 45% Left Brained, 55% Right Brained

The left side of your brain controls verbal ability, attention to detail, and reasoning.
Left brained people are good at communication and persuading others.
If you're left brained, you are likely good at math and logic.
Your left brain prefers dogs, reading, and quiet.

The right side of your brain is all about creativity and flexibility.
Daring and intuitive, right brained people see the world in their unique way.
If you're right brained, you likely have a talent for creative writing and art.
Your right brain prefers day dreaming, philosophy, and sports.

27 Kasım 2007

Sular Kesik

Bugün evden çalışıyorum sevgili okur. Çünkü iki hafta öncesinden bugün ofis içerisinde sular kesik olacağından ofis tatil edildi.

Evet, ofis, sular kesik diye tatil edildi, benim bunu tekrarlayıp durmam lazım kendim de inanmam için.

Düşün okur, Türkiye'deki bir firmada, böyle bir durumda ne yaparlar.
Banyoya bir kova su koyarlar benim tahminim. Yani bana kalsa burdada yan binadan gider bir fincan su isterdim bizde kalmamış diyerek.

Geçen haftada saat 4'te elektriklerin gitmesi üzerine herkes çıkıp içmeye gitmişti. Ofisimi seviyorum.

18 Kasım 2007

Ben fizibilite biliyorum

Bu güzide pazar günümüzde sizlere mühendissel yaklaşımlar, ve proje planlamasından bahsetmek istiyorum sevgili okurlar.

Bu yazı içerisinde değineceğim ana nokta fizibilite çalışması. Bunun temel sebebi, fizibilite çalışmasının proje süresi ve başarısı üzerindeki yoğun etkisi.

Gün gelir, gençlik ateşi ile dolarsınız, bazen bir agresiflik, bazen bir heyecan fırtınası, bir duygusal patlama anında, farketmeden, T0 ve T1 anları arasında, refleksiv bir şekilde duvara yumruk atarsınız. Her gencimizin başına en az bir kere gelmiş bir hadisedir (şimdi konudan sapma okur, ulan bu adam duvara niye yumruk atıyor manyak mı diye, konumuzun bununla bir alakası yok, o değil de ben hatırlamıyorum zaten bu olanları).

Bu hareket öncesinde, proje kapsamında öncelikle bir fizibilite çalışması yapmak gerekmektedir (ney?)

Kısaca örneklememiz gerekirse,
- duvar kolunuzun hareketine göre hangi açı ile duruyor
- duvar nerde
- duvar, gerçekten bir duvar mı, bildiğimiz tuğla, çimento, sıva ile yapılan, bodoslama duvar mı, yoksa olan ya da olmayan bir duvar üzerine kandırıktan ısı yalıtımı adı altına koyulmuş kartonumsu, tipsiz, şekilsiz, adi bir duvar mı (mühendis terimlerinden uzaklaşma seziyorum).
- gerçek duvar olma durumunda, yumruk sonrasında güzide parmak kemiklerimizin ruh hali ne olur
- sahte bir duvar olma durumunda, atılan bu yumruk bu duvara ne yapar (30 puanlık soru).
- bu duvara ne yapar bilemem ama, yaptıktan sonra, ev sahibi bu ne yaptığını bilmediğim şey için depozitodan ne kadar para keser (bu soru para ödüllü).
- o değil de bir duvar vardı, ona ne oldu?

Her mühendis projesinde olduğu gibi, fizibilite çalışması, proje başarısını doğrudan etkileyen ana faktörlerden birisidir.

Bu örnekte gördüğümüz gibi, insan öncelikle kendini bir bilmeli, sonra da evinin duvarını bilmeli. Sonra da yemek yapmayı bilmeli (yani bilse fena olmaz yemek yapmayı, ben bilmiyorum ne bulsam karıştırıyorum, ama bu konuya sonra değinmek daha sağlıklı olabilir).

Bir de bizim bu duvarlar bu kadar ince, komşu benim her yaptığımı duyuyor mu acaba bu konuda da ufaktan tereddütler yaşamaya başladım. Komşu bunu okuyorsan bil ki, o seslerin hiç biri benden değil, valla, Kuzey yapıyor hepsini.

13 Kasım 2007

Mr. Raindrop

Mr. Raindrop falling away from me now,
Mr. Raindrop falling away from me now...

Do you know how much you mean to me?
Why must you leave?
I'm just a flower on a tree
Why must you leave?
Mr. Raindrop falling away from me now...

05 Kasım 2007

Havadan Sudan

Prag semalarında havalar tekrardan inişe geçti sayın okurlar. Bir süre eksi dereceleri görücez geceleri gibi. Şu anda dışarıda hava sıcaklığı -2 derece, ben ise sıcacık evimde mutlu mutlu kahvemi içiyorum.

Evet evet okuyucu, inanılmaz gerçekleşti ve son 2 haftadır sıcak bir evimiz var (tabi bu noktaya kadar burada yazmamış olsam da birden fazla kere soğuk sebebiyle ölüm tehlikesi yaşadık, beraber yaşamadık tabi Kuzey ile, farklı farklı zamanlarda da yaşadığımız oldu, malum eve aynı saatte gelmiyoruz bazen).

Tabi şimdi bu ısıtıcının çalışır hale gelmesi hadisesinin arkasında biraz uzunca bir hikaye var, beklenildiği gibi bir düğme açarak olmadı bu iş. Öncelikle ben sigortadan bu meretin şalterini buldum, açtım, çocuk ışıkları yakıp kapatıp bana göz kırpmaya başladı. Biz oluşan hafif ısı ile evde sevindirik olup tam halaya çıkmışken (burada abartı var sanma ey okur, 2-3 kere ölümden dönünce insan ne yaptığını şaşırıyor), kısa bir süre sonra farkettik ki basınç azlığından ikaz ışıkları eşliğinde kombimiz tekrar buz gibi olmaya başlamış.

Gel zaman git zaman, şalterleri kaldır indir zaman, bulduğun her yere her şeyi sok çıkar zaman, benim kafam bir miktar attı. Şimdi hep beraber benim kafamın biraz atmasının görsel yansımasına bakalım: ben kombinin önünde kocaman açılmış gözlerle boş boş bakıyorum, önümde tüm kapağı sökülmüş telleri boruları çıkmış bir kombi, ayağımda vidalar kapaklar, önümde bir boru ve ucundan siyah renkli su parkeye akıyor.

Öncelikle bu durum karşısında dedim ki: #@½½%+&!!!!!! (incomprehensible swear word) (niye ingilizce yazıyorsun ulan tepkisine karşı yumuşatılmış türkçe çeviri: muagoodddduuuuuwöeaaaaaaa).

Şimdi burada bir açıklama yapmak istiyorum. Ben hayatımda tek bir vana tipi gördüm. Kapalı iken vanayı çevirince açılan ve açtıktan sonra geri çevirince kapanan vana. Ha bu benim deneyimsizliğimden kaynaklanmış olabilir okur. Bizim kombinin vanası bunlardan değilmiş. Zira kendisini açtım, su akmaya başladı, geri çevirdim, bütün beklentilerime karşın vana kapanmadı. Artan sinir ile beraber artan güç seviyesine rağmen, vana gene de kapanmadı. Ben de bu dehşet durum karşısında yapılabilecek tek şeyi yaptım. Suyun bitene kadar akmasını bekledim (evet bunu da yaptım okuyucu). Basınç sıfıra inince de, muhteşem teknik yaklaşımımla, söktüğüm her şeyi yerine tam olarak taktım, duvarı ve yeri sildim, arkamda hiç bir delil bırakmadığımdan emin olduktan sonra ev sahibini aradım.

Ev sahibine tabi ki bu durumu söylemedim, sadece, "ya abi naber, hal hatır sorucaktım, nasıl keyifler? bir de bizim kombi çalışmıyor su yok diyor, nedir?" dedim. Ev sahibi eve kocaman alet çantası, 2-3 adette boru ile girdiğinde zaten bunu kendi başıma yapamayacak olduğumu anladım (lan o saatten sonra anlasan ne olucak, duvar siyah oldu, sonra sildim süper gerçi, ev sahibi geldiğinde cillop olmuştu). Sonra ev sahibi boru moru uğraşırken, hahaha abi bak sohbet ederken vakit nasıl da geçiyor benim de ofise gitmem lazım hadi öptüm çok dedikten sonra evden hızlıca kaçtım.

Geldiğimiz de artık sıcak bir evimiz ve çalışan bir kombimiz vardı. Biraz inceledim sonra içerisini, yerde hafiften su izleri, duvarda nem falan vardı. Tahminen boru adamın suratına patladı, geçmiş olsun diyorum, o kadar kira alırsan bunlara da kaytlanıcaksın (adamın suratına bir daha bakmamayı umuyorum, feci girebilir bana).

Ayrıca geçen haftasonu 3 günlüğüne Paris'e gidip muhteşem bir mini tatil yaptım okuyucu. Ama turistik olarak anlatıcak pek bir şey yok o yüzden bir şey yazmıyorum (Paris len işte, demir kule, notr' dame kamburu, beyaz kilise, leş fransızlar bitti zaten, önemli olan tatilin genel konsepti).

19 Ekim 2007

Tatil Dönüşü

Tatilden döndüm ey okur. Bırak o elindeki soğuk lazanyayı.

Süper bir tatil geçirdim diyebilirim. (diyebiliyorum okuyucu evet ben bunu yapabiliyorum, sen yapamıyorsun, hahaha haha ha, ha, ha....) Evet okuyucu süper bir tatil geçirdim. Şimdi sen istemesen de ben burada kısa kısa anlatıcam hepsini. (gerçekten istemeyenler, yoklama kağıdına imza atıp arka kapıdan çıkabilir, sonradan ders notlarını powerpoint olarak internete koyucam)

Öncelikle muhteşem planlama örneği göstererek, Barcelona'ya Banu ve Neslihan hanımefendilerden (aramızda biraz mesafe bırakıyorum dikkat edersiniz, yazının ilerleyen kısımlarında kendilerinden, len Nes bir çay koysana, Banu oda soğudu pencereyi kapat şeklinde bahsedeceğim) tam 5 saat öncesinde vardım. Sonrasında tabi şehre gitmekle uğraşmamak için, kendime yeteri derecede abur cubur stokladıktan sonra bir koltuğa çökerek 5 saat boyunca psp oynadım, ha bu bana bir şey kattı mı? Takriben, 1 kilo ve göz ağrısı.

Sonrasında İstanbul uçağının da inmesi ile beraber önce hemen bir Voltron'u oluşturduk. Oluşturduk diyorum okuyucu ama sen iki kişi eksik olması gibi noktalara takılma hiç olur mu?

Barcelona'da tam merkezde bir hotelde kaldık. Dallama İngilizleri saymazsak, oldukça güzel bir yerdi, ama dallama İngiliz'leri de saymadan edemiyorum, gönül ister ki ağızlarını burunlarını şuracıkta... Barcelona'da genel konsept bulduğumuz her şeyi yiyip içme, ve bütün tabelaların altında fotoğraf çektirmek üzerine kuruluydu. Ayıp olmasın diye Gaudi'nin eserlerini, parkı falan da gördük tabi.

Sonrasında uçağımıza (uçak aldık evet) atlayıp Porto'ya doğru yola çıktık (havada yol olmuyor gerçi, nereye çıktık lan biz). Porto nasıl şeker bir yer, nasıl şeker bir yer, nasıl şeker bir yer (nasıl şeker söyleyin artık biriniz durmak istiyorum). Muhteşem binalar, tipik bir Akdeniz şehri, muhteşem şaraplar ve yemekler. Gerçi Porto gezisinin bir kısmını hatırlamıyorum. Ayrıca ben orda kafa güzel, Porto Şarabııııı diye mesaj attıktan sonra, bana uzun bir, Porto'da bunun heykeli var git bul, şapkasını al, heykel önünde foto çektir diyen Burcu hanıma buradan selam ederim.

Daha sonrasında tay tay bir tren yolculuğu ile Lizbon'a doğru ilerledik. Lizbon hakkında söylemek istediğim ilk şey sevgili okuyucular, Avrupa sınırları içerisinde gördüğüm en çirkin kadın topluluğunu barındırıyor olması. Buradan alınanlar olabilir bilemiyorum, ama saklıyabileceğim bir gerçek değil, gerçekten böyle, Allah'ım tüylerim diken diken oldu gene... Lizbon bir günlük bir yer okuyucu, başka insanlar ne derse desin, benim bir daha asla gitmeyeceğim bir yer.

Aslında çok şey var anlatıcak ama genel olarak böyle şukela bir tatildi. Şimdi foto analize geçebiliriz.


Porto Şawabıııııııı


Sangria ve Yemekkkkkk


Yemekkkkkkk


Daha çok yemekkkkkkkkkk

Evet foto analizin çok açıklayıcı olmadığının farkındayım, ama elimizdekilerle yetinmemiz gerekiyor bazen.


Bir de böyle bonus bir fotoğraf var. Porto'da otelin camından dışarı kafamı çıkardığım zaman, bir beş saniye kadar meşgul tonu vermemi sağladı bu durum, fotoğrafını çekemeden edemedim.

06 Ekim 2007

Tatil

Ey okur, yarın tatile çıkıyorum. Barselona, lizbon, porto. Sanırım. Yani tatile çıkıyorum o kesin. Ama nereye gidiyorum tam emin değilim, sanırım bu saydıklarım, olmayadabilir, çok önemli de değil sanırım. Ben yokken başınızın çaresine bakın. Dolapta lazanya var, onu ısıtın, akşama yersiniz.

22 Eylül 2007

Ofis mofis

Güzel bir cumartesi gününde daha seninle ofiste beraberim sayın okuyucu. Enteresan bir cuma gecesinin ardından sabah yataktan fırlayarak ofise gelmek pek eğlenceli değil açıkçası, hayır iş yaptığım da yok, ama yeni versiyonun canlıya alınması sebebiyle burda olmamız gerekiyormuş. Hani bir şeyler ters gidebilir diye.

Açıkçası söylüyorum bir şeyler ters giderse, saniyesinde panik yapıp bağırmaya başlarım. Sonra koridorun başından başlarım koşturmaya ellerimi sağa sola sallayarak, aynı anda bas bariton bir şekilde böğürerek, koridorun sonuna doğru gelince de direkt kafamı mutfaktaki dolaplardan birine koyup, geri sekerek yere düşer bayılırım, mümkün mertebe burnumdan kan akıtarak. Budur. Daha fazlasını beklemesinler benden, cumartesileri ancak bu kadar.

Birazdan Guild Wars açmayı planlıyorum duruma göre.

Ayrıca buralar gene bir coştu okuyucu. Hava son derece şeker, güneşli, öğleden sonra kendimi parka vermeyi planlıyorum tekrar. Herkes bir açıldı saçıldı, iki dakika güneş gördükleri anda mod değiştiriyorlar. Gerçi hava soğukken de pek bir kapandıkları yok bu çocukların.

Prag'daki hayatımın özeti:

Bu yeni bardak tutucu dizaynımızda, hem görselliğe hem de kullanıma özen gösterdik. Adidas havasındaki tasarım, siyah üzerine vurucu açık mavi çizgiler, bir yanında yazan İmparator yazısı ve Bundesrepublik Deutschland damgası ile kendine güvenen genç kesimin stil arayışına cevap verirken, iç bölümünde kullanılan sıvı nitrojen tüpleri, wireless termostatı ile de teknolojide hep bir adım önde olduğunu böğürüyor suratımıza. Her daim buz gibi biranızı bitirdikten sonra, dilerseniz ayağınıza geçirdiğiniz bu bardak tutucusu yakında sitede satışa sunulacaktır.

(Dip not: ayağa geçirme konusu espiri amaçlı yapılmıştır, denemeyiniz, testlerimizde ayağa geçirilen hiç bir bardak tutucu donma sebebiyle geri çıkartılamamıştır, ve deneklerin ayakları bileklerden kesilmek zorunda kalınmıştır!)

Geçen hafta cuma günü gene bir canlıya alınma sebebiyle sabah 5'te uyanarak evden çalışmam gerekti. O saatte kalkmışım zaten kafam bir dünya, ardışıl kahve shot yapıp duruyorum, kahvaltı namına önümde yandan yemiş bir kurabiye, anlamsız kod parçalarına bakıp otururken, birden komşumun evinde radyo açıldı. Sonra Tarkan çalmaya başladı, ev ahalisinin konuşmaları arasında. Bir an gerçekten mavi ekran yedim. Nerdeyim lan ben, ne oluyor burası neresi, Mecidiyeköy'de miyim acaba suallerine cevap ararken sonra şarkı değişti. Arkasından bir Kenan Doğulu şarkısı falan gelse sanırım orda kafayı masaya vururdum. Bu arada bu yazının içeriğinden sanki ben kaçış anlarında kafamı duvara vuruyorum gibi bir şey çıkıyor, yok arkadaşım öyle bir şey, ne alakası var, gelmeyin üzerime, DANKKK..., ah....

04 Eylül 2007

Autumn Blues

Sonbahar geldi. Hem de fütursuzca geldi. An itibari ile hava sıcaklığı 7 derece ve biz evde donuyoruz (ha ısıtıcıyı yaksak donmıycaz tabi, bir akıllı sen varsın okuyucu bravo, ısıtıcının nereden açıldığını bilsek açıcaz, bilgisayar oyunlarında ne güzel, böyle yapman gereken bir şey olduğunda parıl parıl gözüne giren bir vana, kol mol bir şey olur, zaten tüm odada kullan tuşuna bastığın zaman tek çalışan şey de odur. Odunlar için olan oyunlarda bir de ok olur ekranın tepesine oraya doğru seni götüren. Ha ben evde uzun süre aradım bunu, baktım hiç bir yerde ok falan yok. Hiç parıldayan bir şeyde görmedim. Gördüğüm bir iki şeyi çevirdim, açtım kapadım, su aktı, ışıklar yandı söndü falan (suyu kapatmadım galiba ya), ısınan hiç bir şey yok daha, ulan acaba evin beta sürümüne mi girdik ki, bitmesini bekleseydik keşke. Yakında salonun ortasında bir mangal denemesi yapabilirim).

Ama olsun beni aldı bir sonbahar mayhoşluğu tekrardan. Koyu gri bulutlar, hafiften çiseleyen yağmur, arka planda güzel bir irish drinking song, yanına mütevazi bir şekilde 15 tane bira. Böyle bir pub'da oturup, müzik dinlerken saatlerce dışarısını seyredip, hayal kurup içmek istiyorum (ulen biliyoruz iş var, işe gidicez, evde yapmam gerekenler var, o var bu var, hayal kuruyoruz).

O değil de, acaba Osman ne yapıyor ya...

31 Ağustos 2007

The Cherry Cokes

Uzun bir zamandır takıntılı bir şekilde japon müzik gruplarını araştırıp duruyorum. Çok enteresan tarzlarda müzik yapan gruplara denk geldim, ama bugün bulduğum bir tanesi beni müziğin başlamasıyla birlikte yere yıktı, hastası oldum. Gene muhteşem japonlar ve bu sefer İrlanda halk müziği yapıyorlar. Her biri birbirinden tarz, kafaları karışmış komple, sonunda bari İrlanda müziği yapalım demişler. Bulun dinleyin, albümlerindeki bir kaç country tadında yavaş şarkı dışında, diğer şarkılar son derece eğlenceli. Bir de anlaşılmaz bir ingilizce yerine doğrudan japonca söyleseler, kendilerini mıncıklamaktan öldürürdüm. Ayrıca flüt çalan genci gerçekten eve alıp, salonun köşesine koymak istiyorum, bardaki ablayı da (evt evt saksafon çalan), ama onu salona koymayabilirim.



Aranızda Ska sevenler var ise buyrunuz bu da bonus (Ore Ska Band - Pinnochio):

Cesur Yeni Dünya

İki gün önce askerlik tecilimi yaptırmak için konsolosluğa gitmem gerekiyordu. Bir sürü ıvır zıvır belgeyi topladıktan sonra, ofisten sessiz adımlarla süzülerek, Prag'ın hiç bilmediğim (zaten sanırım evimin sokağı dışında hiç bir yeri bilmiyorum) bir yerine doğru yöneldim. Müzik dinleye dinlye metro, tramway modeliyle bir süre yolculuk ettim.

Bir noktadan sonra, çok uzun bir zamandan beri ilk defa, kendimi yabancı bir yere gelmiş gibi hissettim. Bahçeli, çok güzel tek katlı evleri, tepelere tırmanan yokuşları, parkları gördükten sonra, bir anda 15 yaşıma döndüm. Tek başıma Almanya'ya gitmiştim bir aylığına. Çok cesur hissetmiştim kendimi. Her yer yabancı, herkes yabancı, tek başımayım, ve her şeyden ben sorumluyum. Her şey çok gizemli, sürpriz kutuları gibi gelmişti bir ay boyunca. Sanki yıllarca kafesde yaşamış ve şans eseri dışarıya çıkmış birisi gibi (diyorum ama bu nasıl bir benzetme kardeşim ya, kuş falan de bari, gerçek hayata adapte et, renklendir biraz).

Bir anda kendimi 15 yaşında Almanya'daki gibi hissedince inanılmaz bir mutluluk bastırdı. Gene cesur hissettim kendimi, gene sürprizlerle çevrili gibi. Sallana sallana indim yokuştan aşağıya. Sonra hop, gire gire Türk Konsolosluğuna girdim. Bir anda gitti tüm cesaret, hayal, özgürlük duyguları. Karşımda Osman amca, yanında Ayşe teyze, çay bardakları, Türkiye posterleri. Aha dedim, geldik bizim mahalleye.

İşlerimi halletim, çoluğa çocuğa selamlarımı gönderdim, helalleştim, çıktım tekrar dışarıya. Gene aynı duygu. Bir süre daha gitti böyle. Sonra şehrin merkezine, karmaşanın ortasına döndüm, gitti tüm şevkim heyecanım tekrar.

Bu konuda ne yapmam lazım bilemiyorum okuyucu (konunun ne olduğunu ben bile bilmiyorum o yüzden, ne konuda ne yapıcaktı ki falan gibi sorularla zorlamayın kendinizi, yazıverdim o cümleyi, kaldı.)

29 Ağustos 2007

Rebuild of Evangelion

Gene sabahın bir saatinde ofisde durduğum yerde zıplamaya başladım. Gene dediysem bunu saat başı falan yapıyor değilim, yapıyor olsam bile size söylemem. Sonra hakkımda çok enteresan görüşleriniz oluşmaya başlar, bunlar birikir kocaman olurlar, arkadamdan dedikodular yaparsınız, altın günlerinde oturup sadece beni çekiştirmeye başlarsınız, benim devamlı kulaklarım çınlar, hapşurmaya başlarım, hayat çekilmez olur, işe gidemem, param kalmaz, durduğum yerde zıplarım gün boyu.

Saat başı durduğum yerde zıpladığım falan yok okur, çıkar bu fikirleri kafandan.

Diyeceğim şudur ki, Evangelion serisinin orijinal yapımcıları, seriyi 4 film halinde yeniden yapıyorlar, ve bu 2008 yılı başı itibariyle sinemalarda gösterilmeye başlanıcak. Aslında 3 film ve bir son, 3. film ile son aynı anda gösterilecek, ve hepsinin 2008 senesi içinde gösterilmesi planlanıyor. Ben fragmanı izledikten sonra zıplayıp durmaya başladım, aslında baştan söylemek istediğim buydu, sonra işte böyle konu oraya buraya gidiyor falan, yanlış şeyler bunlar.

17 Ağustos 2007

Memleket Yemekleri

Vatan topraklarına döneli 1 hafta oldu olacak (tam oluyor sonra hop vazgeçiyor, sonra gene bir kararsız olucak gibi sonra hop 1 gün geriye atlıyor, ama niyetli olucak, seziyorum). Sanki yıllar geldi geçti, sürüldüm yabancı topraklara, vatan hasretiyle yandım tutuştum, yıllar sonra bir fırsat buldum döndüm buralara, altı üstü kıçı kırık 3 ay oldu, olsun hayatı dolu dolu yoğun duygularla yaşamak lazım.

Kendimi bildim bileli (başka neleri biliyorum tam emin değilim) yemek konusunda son derece problemsiz olmuşumdur, bunda en büyük etkenin küçükken karnı yarığı yememekte inat ettikten sonra babamın masadan kalkmamı yasaklaması olduğuna inanıyorum, zira 3 saat sonunda gözü yaşlı bir şekilde (ki bu tamamen karnıyarık ile aramda o 3 saatte duygusal şeyler olmasından dolayı idir) karnıyarığı lüp diye yuttuktan sonra, ulan ben malmıyım niye yemiyorum bunu demiştim, ve şu anda en sevdiğim organik tabanlı maddeler içerisinde patlıcan tepelerde yeralmakta.

Açıkçası durum gerektirirse kendimi hep oturduğum masayı bile yiyebilecek bir kişi olarak görmekteyim (boş konuşmuyorum orda aranızda söylenenler var görüyorum, yedim ulan, evet bir gün masamı yedim, biliyorum da konuşuyorum, demir iskeleti kaldı geride bir tek).

İstanbul'a gelirken annem tüm anaçlığı ile tabi ki bana yemek için neler istediğimi sordu, benim ise aklımda en ufak bir şey olmadığı için, anne hiç önemi yok diye cevap verdim, bu şekilde kendimi tüm ev yemeklerinden de yoksun kılmış oldum, ve hatta şimdi düşününce evde hiç yemek yemedim geleli. Ama geldiğimden beri, midye dolma yedim, kızılkaya hamburgeri, döner dürümü yedim, çeşit çeşit kebap, içli köfte, çiğ köfte yedim, onlarca çeşit meze yedim. Ama aldığım haz 6 ay önce yerken aldığımdan farklı olmadı. Ta ki dün akşam evde otururken annemin tüm ev yemeği yapma ısrarlarına rağmen, dominos pizzayı arayana kadar.

Büyük boy, dubleks cheddar peynirli extravaganza pizzayı adamın elinden sökerek aldıktan sonra koşarak mutfak masasına bıraktım, adam hala kapıda parasını almayı bekliyor olabilir bu andan sonra kendisine hiç ilgi göstermedim. Annem bardaklara kola doldururken ben yavaş hareketlerle kutunun kapağını sanki undermountain zindanlarında bir define sandığı açıyormuşcasına kaldırdım. Daha sonra olan ise, T anı ile T+1 anı arasında, kutudaki dilim sayısının bir azalması oldu. Annemin korku dolu bakışları altında, transformers filmindekine taş çıkartıcak bir ağız dönüşümü ile dilimi ağzıma tıkmışım, ben mutluluktan sadece tünelin sonundaki ışığı gördüğüm için o an hakkında pek bir anım yok.

-Murat??
-Nolduwmmghh anneeciimghhh gnam gnam uhmmm, kolammm nerdehummghhh nam.
-...
-Roarrrrrrrr
-Oğlum dur gözüne sokuyorsun dilimi...

Memleketimin güzel yemekleri içerisinde döndüğüm zaman aklımda kalan ve en özlediğim korkarım ki dominos pizza olacak. Ama güzeldi be, umarım annemde aradan bir iki dilim kurtarmayı başarmıştır.

The Melancholy of Suzumiya Haruhi v.2.0

Wöeaaaaa, wohoooo, oolleahaaaaaaaaaaa, wooooo..
Suzumiya Haruhi'nin ikinci sezonu yapılacakmış, bu şu anda uzun zamandır duyduğum en güzel haber (bazılarının, böylesine bir habere bu kadar sevindiğime göre, oldukça heyecansız bir hayatım olduğunu düşündüğünü tahmin ediyorum, size bir şey derim şimdi ama neyse...). Yayınlanma tarihi dahil en ufak bir bilgi yok ama olsun, sırf haberi bile beni mutlu etmeye yetti, ben şimdi oturup ilk seriyi 15 kere izlerim bu keyifle.

Konu hakkında minimal bir merakınız dahi var ise buradan seri hakkında biraz bilgi alabilirsiniz:
The Melancholy of Suzumiya Haruhi İnceleme

08 Ağustos 2007

Tarihi Kent

Bu sabah gene uyuyamadığım bir gece ertesinde, salak saçma bir saatte kalkarak, duş, traş, minimalist tostcuk aksiyonlarının ardından işe doğru yöneldim. Aslında işe doğru yönelmedim, zira beni işe götüren tramvayın güzide durağı zıt yönde, bu yüzden aslında durağa yönelmiş oluyorum, ama niyetim işe doğru, bu sebeple bunu göz ardı edebiliriz, yani aslında niyetim de işe doğru değil, manyak mıyım, niyetim de aslında geri evime doğru, ya da ne biliyim hemen yakındaki parka ya da beer garden'a, ne gereği var işe gitmenin... evet işte, işe doğru yöneldim sonuçta.

Dokuz numaralı tram uzakdan yaklaşırken (aslında sadece 100 metre ötedeki köşeyi dönerek geliyor, yani benim en uzak kavramım 100 metre burada), ben de her sabah olduğu gibi zaman çizelgesini inceleyen turistleri inceliyordum, bazen çok güzel turistler oluyor.

Tram kapısı açıldığında son derece kibar doğam gereği, inen insanlara yol verdikten sonra kendimi içeriye doğru attım, attım ve nerdeyse gözüme bir kaç parça tüy giriyordu. Ama girmedi. Olay sonrasında ani bir zoom out yaparak, noluyoruz ulan ünlemimi ağzımdan dışarı salmadan duruma hakim olmak istedim. Gerçekten de tüyler vardı tam suratımın önünde, tüy sonuçta neden heyecanlanıyorsun anlamadım. Sonra anladım gerçi. Tüyler bilumum tahta okların sırtında durmaktaydılar. Bunu kabullendikten sonra önüme döndüm, tavandaki demirlerden birisine tutundum ve tram'in kalkmasını beklemeye başladım.

Kısa bir süre sonra, herhangi bir ortaçağ bilgisayar oyununda olmadığım dank edince, kafamı hiç ilgilenmiyormuş edası ile sağa doğru çevirdim. Hiç başarılı olamadım zira yaklaşık 1 dakika kadar kafamı geri çeviremedim. Evet o tüyler gerçekten de tahtadan okların sırtında durmaktaydılar. Pardon sırtınızda oklar duruyor demek isterken, susakalan insanlar gibi ben de, hemen bu isteğin ardından, kişinin elinde tuttuğu yaya odaklandım. Şimdi tabi aslında yayı olmayan bir insanın bir sürü ok taşıması hiç anlamlı olmayabilir.

Bu er kişinin en güzel yönü ise, bu enteresan objeleri, onun bunun işe giderken sırt çantasını, dizüstü bilgisayarını taşıması gibi taşıyor olmasıydı. Son derece rahat bir şekilde, tek eli yayında, tek eli tram'in demirlerinde, sırtında okları ile. Sonradan ufak ufak açıldıkça farkettiğim ise, yayın tamamen basit bir şekilde el yapması olmasıydı. Oklarda pro oklar gibi değildi, daha çok çakı ile düzleştirilmiş ufak tahtalara, şanssız bir güvercinin sürtülmesi ile oluşturulmuş bir hali vardı. Okların durduğu çanta deriden, el dikişi ile tutturulmuştu. Üzerindede maksimum sadece yeşil bir t-shirt ve pantolon vardı (evet evet bariz ranger ya da druid).

Onun doğallığı karşılığında neredeyse dönüp, "pardon kardeş savaş hangi duraktaydı? ben buralarda yeniyim de" diyecektim, demedim, desem de anlamayabilirdi çeklerle iletişim konusunda problemlerim var. Ben de sustum onun yerine, ofisimin durağına gelmiştik bile zaten. Prag gerçekten de tarihi bir kent ya dedim kendi kendime. Sonra sıkıcı bir iş gününe başlamak için ofisime yöneldim. (bu noktada doğru oluyor evt, duraktan inince hemen karşımda görebiliyorum ofis durağımı, doğrusal anlamda doğru, düşünün o derece doğru yani)

Nightmare

Bu aralar tekrar kafayı taktığım yeni bir capon grup var. Anime izleyenler için, grubun caponya dışında en çok bilinen çalışmaları Death Note'un birinci açılış ve bitiş müzikleri.

Çocuklar çok güzel, bir sürü albüm çıkarmışlar, hepsi okumuş, iş sahibi, tadından yenmezler. Grubu bulup psikopat gibi dinlemek istememin asıl sebebi daha çok Claymore'un girişindeki şarkıyı dinledikten sonraydı, sonra dinlerken, ya bu çocuklar biraz tanıdık geliyor sanki derken, web sayfasının öküz gibi gözüme death note referanslarını da sokması sonucu öğrendim.

Bir sürü albüm, single, video yapmışlar. Özellikle çocukların üzerinden stil akıyor. Muhteşem kıyafetler, makyajlar, tavırlar, artı güzel çalıyor olmaları (evet hastayım ulan).

Özellikle son iki gün içerisinde 8.94 milyon kere üst üste dinlediğim şarkılarının klibini buraya koymak istiyorum, koydum.


Bu şarkıyı sevmemiş iseniz, zaten yazının devamını okumayın, ama zaten yazının devamı da olmayacak hihohohohaha hha ha ha, hmmmm.

Tamam olsun, bir de Death Note açılış şarkısı the World'un klibi:

25 Temmuz 2007

Bana başlık deme

(Yazar sessizce kapıya yaklaşır, elini kapı koluna doğru uzatır. Sessizlik içerisinde kolu indirir, duyamadığı klik sesinin getirdiği mutlulukla, yavaşça kapıyı kendisine doğru çekmeye başlar. Aralanan kapıdan içeriye doğru ufak bir bakış atar. İçeride herkes bir şeyler ile ilgilenmektedir. Kimsenin kapıya bakmadığını farkettikten sonra, yavaşça parmak uçlarında ilerlemeye başlar yazar. Aslında yazar adidas ayakkabılarının burnunun üzerinde ilerlemektedir, ama parmak uçları istenen etkiyi daha baskın olarak anlatabilmektedir. Yazar ise bunu kafasına takmadan bir kedi misali kapı aralığından geçer. Duvara bitişik olarak balerin edasıyla (bu nasıl oluyor gerçekten bir fikrim yok), salonun ucundaki masasına doğru ilerler (burada masası konseptini, masanın üzerinde duran "yazar" isimli tabela ile oluşturuyoruz). Köşeye yaklaştığı zaman, odanın kalanına ürkek bir bakış atar (kocaman salon gelip şimdi oda oldu). Herkes bir şeyler ile ilgilenmektedir, hatta kimse yazarı kaale bile almamaktadır. Yazar son 10 metreyi, 2 saniyenin altında koşarak, sandalyesine ulaşır, acil durumlar için masanın en alt çekmecisinin altına bantladığı yumuşak uçlu b2 kurşun kalemini yerinden söker. Onu oraya ilk yapıştırdığı günkü anılar bir anda gözlerinin önünden akar (korkmayın len, anlatmıycam onları). Yeni bir sayfayı çevirip yazmaya başlar... "çıt"...kalemin ucu kırılır. Ne yazık ki masanın altında acil durumlar için bantlanmış bir kalemtraş bulunmamaktadır. Yazar sonunda eeeeh diyerek en öndeki okuyucudan fazladan bir kalem ister.)

Prag'a taşınalı tam iki ay oldu. Bana sanki 6 ay (niye 6 acaba, 8, 10?) gibi geliyor olması çok ilginç. Sanki çok alışmışım, çok uzun zamandır burada yaşıyormuşum gibi geliyor.

Kuzey 20 günlük bir tatile çıktığından, ben de o arada eve maksimum sayıda misafir aldım. Amerikalı, Kanadalı, Avustralyalı derken oldukça eğlenceli zaman geçiriyorum okuyucu. Şimdi yani burdan sanki Kuzey gelmesin gibi bir anlam da çıkıyor, o değil tabi tam olarak çıkacak sonuç, korktuğum kadar sıkılmadım tek başına evde kaldığım zamanda (şimdi Kuzey bunu okur falan diye yazıyorum okur yoksa, salla, tek başıma nasıl eğlendim belli değil).

Yalnız özellikle 10 gün aralıksız ingilizce konuştuktan sonra, burda da kendi kendime ingilizce düşünmeye başladım. Almanya'da da daha önce almanca düşünmeye başlamıştım, ve zaten almancayı çok sevmediğim ve ingilizcem kadar da iyi olmadığı için, o dönemde düşünme gücüm onda birine inmişti. Yani insanın durup dururken çok iyi bilmediği bir dilde düşünmeye başlayıp, sonra o dili iyi bilmediği için iyi düşünememesi ve bir anda idiot statüsüne inmesi kadar saçma bir durum yok. Sonra titreyip napıyorum lan ben diyor insan.

Gelen misafirler ile şehri dolaştıkça şehri tanımaya başladığımı farkettim. Hala turistik olarak şehir hakkında en ufak bir fikrim yok, olmasını da beklemiyorum ve hatta istemiyorum. Ama hangi bar nerde, market, restaurant, alışveriş merkezleri nerde ayaklarım ezberlemiş, bilincimden tam emin değilim. Zira ben hala dolaşırken neyin nerde olduğunu farketmiyorum, ama sonra ayaklarım önünde durduğu zaman, aha aha biliyormuşum diyorum.

Bir de ben bazen çok salak laflar ediyorum, sonra monolog monolog kayboluyorum.

- well my grandma was blond and also had green eyes... well, in fact she still has... I guess I just killed my grandma.

04 Temmuz 2007

Öksüz Blog v.2.0

Orda bir blog var uzakta, O blog benim blogumdur (burda uzatıyoruz r'yi), yazmasam da(uzatın, uzatın daha coşkuyla ama, arka sıralar siz de), çizmesem de (evet evet, kapanışa geliyoruz, grand final), o blog benim blogumDUUUEEEAAAARRRRRRRRRRRRRRRRRRRR. (evet Grand oldu oldukça).

Gene hiç bir şey yazamaz oldum ey okur, elim ayağım bağlandı, kelimeler tükendi, klavyem bozuldu, monitörüm götlük edip kapanıp durmaya başladı, her an yağmur yağıyor, havalar çok soğudu, bira şişeleri mutfak masasını kapladı yemek yapamıyoruz, elektrikler kesik, açlıktan ne dediğimizi bilmiyoruz, durum çok ağır okuyucu, oksijenimiz bitmek üzere, artık sırayla nefes alıp veriyoruz, ben bunu yazarken Kuzey iki nefes sıramı kaptı, farketmedim sanıyor, siz bu satırları okurken belki ben çok uzaklarda olucam, bu yanaklarımdan aşağı süzülenlerde ne acaba, ışık... , ışığı görüyorum...hnkkkkkk.

Ben bunları yazarken müdürümün bana garip garip bakmaya başlaması sebebiyle biraz toparlamam gerekti sevgili okur, arada nefes almayı da unutmuşum.

"Muhteşem Evimiz Osman"© (evin adını Osman koydum) içerisinde hala internet konusunda, bir miktar problemim olduğu için (!#$@), blog mlog yazamaz oldum. Ama çok yakında evden canlı yayın yapıcam (oha).

21 Haziran 2007

There is no place like home v.2.0

Sancılı ve uzun süreli ev arayışlarından sonra (burada sancılının içerdiği temel anlam o süreç boyunca kuzey ile yatmak zorunda kalmam, bu yüzden de 3 hafta boyunca nerdeyse hiç uyumamış olmam tabi, bunu maksimum acısız hale getirmek için geceleri arka planda klasik müzik açmak falan bile işe yaramadı), bulduğumuz iki evin de kaderin cilveleri sonucu (cilve milve değil, dallama evsahibi bunun da çevirisi) elimizden kaçmasından sonra, pazartesi günü evimizi bulabildik. Şaka gibi bir şekilde, pazartesi öğlen evimiz yoktu, bizi arayan güzel komisyoncumuzun, sizin bile beğenebiliceğiniz bir ev buldum demesi üzerine akşam 6 da evi görmeye gittik, 5 dakika sonunda tutuyoruz dedik, 1 gün sonra kontratı imzalayıp eşyalarımızı taşıdık.

Suratlarımızda oluşan o melekvari gülücüklerin arkasında yatan gerçek anlam ise, "muhahah ayrı yataklarımız oldu artık, sonundaaaa" haykırışlarıydı.

Gerçekten ev her açıdan içimize sindi. Bir kere dubleks ve ben üst katta kalıyorum. Katilvari bir merdiven var, ve ben her ne kadar üst katta kaldığım için mutlu da olsam, o merdiven rüyalarıma girmeye başladı. Gözümün önünden bir gece eve geldikten sonra, o merdiven ile başıma gelebilecek bütün kanlı sakatlanma ve/veya ölüm şekilleri geçiyor. Şimdi evi anlatmanın ne kadar sıkıcı bir şey olduğunu hissettim bir anda, aman güzel bir ev işte. Buyrun resimler.

"Bloody Fucking Stairs":

Hiç kullanmayacağımız mutfak gereçleri:

Saloon:

Binanın önündeki dört araba da benim:

13 Haziran 2007

The Melancholy of Suzumiya Haruhi


Uzun bir aradan sonra tekrar bir anime yazısı ile tam sağ çarprazınızdayım sayın okurlar. Bugünkü konumuz The Melancholy of Suzumiya Haruhi. Kendisini aslında geçen yaz izlemiş olmamın yanında kendisi hakkında ancak şimdi bir şeyler yazmak aklıma geliyor, çünkü bana Furi Kuri'den beri (evet Furi Kuri hakkındada bir şeyler yazmak istediğimi farkettim) tekrar tekrar izlememe rağmen hem kahkahalarla güldürüp hem de her seferinde ilk kez izlerkenki o aynı melankolik (başlıktan kopya çekmedim be bakmayın öyle) ve iç ısıtan duyguları yaşatan ikinci anime (çok yorucu bir cümle oldu sayın okuyucular şimdi bir süre burda dinlenebiliriz, yolun bundan sonrasına basit cümlelerle devam edeceğiz). Şimdi evde otururken son 1 saattir tekrar ve tekrar soundtrack müziklerini dinlerken bu mod içerisinde kendimi tutamayarak yazmaya başladım.

Öncelikle izlemeye başlarsınız anime içerisindeki ilk bölüm aslında sıfırıncı bölüm. Hikayemiz (bir anda hikayemiz oluverdi sevgili okurlar) bir lisede geçiyor, ve ilk bölüm aslında öğrencilerin festival için hazırladıkları kısa bir fantazi filmi. Bu sebeple bu ilk bölümün ana karakterler dışındaki arka plan ve diğer karakter çizimleri ana bölümlerden farklı, eski bir hava verilmiş. Bu bölüm, amatör çekim, yönetmenlik ve senaryo hataları ile muhteşem dalga geçiyor ve ister istemez (ben istiyorum açıkçası) kahkahalara boğuyor. Serinin en eğlenceli yönlerinden biri bu sıfırıncı bölümdede var, o da ana karakterlerden birisi olan sıradan öğrenci Kyon'un düzenli olarak bir şeyler hakkında narrator edasıyla yorumlar yapması ve bazen kendisini kaybedip inanılmaz komik şeyler söylemesi.

İkinci enteresan nokta ise 13 bölüm boyunca olan olayların düzenli bir sıra ile gitmemesi, yani bir bölümü izlerken hikaye ortada kesildiği zaman devamını sonraki bölümde deği alakasız başka bir bölümde görüyorsunuz, ve bölümler zamanda ardışıl olarak gelmiyorlar, bu da hikayeyi biraz daha eğlenceli hale getiriyor.

Kısaca hikayemiz bir lisede, Suzumiya Haruhi adlı tamamen sıradışı olan ve kendisini sıradan insanlardan soyutlayan zeki, yetenekli güzelimizin okulun ilk gününde sadece uzaylılar, telekinetik güçleri olanlar ve zamanda yolculuk yapanlar ile konuşacağını bildirmesi sonrasında diğer bir öğrenci olan Kyon ile başlayan muhabbetleri ve bu süreçte kurdukları doğa üstü güçleri inceleme tabanlı (kurduklarından daha çok Suzumiya'nın zorla kurdurttuğu, ve aslında suzumiya haruhi hayata eğlence getirme takımı gibi saçma bir ismi var tabi) klüpleri sırasında başlarından geçenleri anlatıyor.

Tabi bir çok komik olaylar oluyor, ama kahkahalar attıran bu olaylar sırasında zaman zaman size verilen görüntüler, müzikler, Kyon'un bazı şeyleri irdelemeye başlaması ve yaptığı yorumlar ile size muhteşem bir hikaye sunuluyor. Sevgi pıtırcığı olmanın bir anlamı olmasada hikaye içerisinde kadın gözünden erkeğin ve erkek gözünden kadının aşık olunan kişi kavramlarına dönüşmeside çok güzel aktarılıyor. Bazı bölümlerde ise karakterlerin geçmişleri incelenirken ve yapılan bazı hareketler sorgulanırken basılan melankoli sizi alıp bir anda yerde süründürebiliyor. Yani demek istediğim, son bölümünüde izleyip bitirdiğiniz zaman, arkanıza yaslanıp suratınızda bir gülümsemeyle, "vay be" dedirten, damakta tad bırakan ve hemen tekrar izleme isteği uyandıran bir anime.

Şimdi en az benim hatırladığım suzumiya haruhi'yi, kendim bir kere izledim, Burcu ile bir kere izledim, avşar ile yarı yarıya bir kere izledim, Batu ile başlayıp sonra Batu ve Burcu ile (evt burcu populasyonu çakışmalar yapmaya başladı) bir kere izledim. Sonra oturup tekrar kendim izledim, allahım lanet olsun bu kadar çok vaktim mi vardı benim be. Şimdi tekrar oturup izliycem.

Suzumiya Haruhi'yi bu kadar sevmeme sebep olan unsurlardan birisi ise tabi ki müzikleri. Çünkü sadece anime sırasında olan olaylarda arkada çalan şarkılar olmaktan öte, bir bölümünde en iyi iki şarkının, ana karakterler tarafında okul festivalinde çalınışıda gösteriliyor. Müziklerin muhteşem olması, söyleyenin Suzumiya olmasının yanında (gerçektende seslendiren kişi söylüyor şarkıları ve çıkarttığı single ilk günden tükeniyor, bkz. şehir efsaneleri) gördüğüm en gerçekçi enstrüman çalma animasyonları yer alıyor bu bölümde.

Öncelikle God Knows adlı şarkı geliyor. Suzumiya'nın bunny kostümüne hasta olmamak eldemi ey okuyucu (lar).


Hemen ardından Lost my Music adlı aşmış şarkının (ki hemen yanda müzik kutusunda tam versiyonu var okuyucu çekinme dinle, sizin için koyduk oraya) ufak bir kısmı geliyor.


Bonus olarakta fazla yetenekli ve hırslı bir abimizin, Lost My Music adlı şarkının tüm notalarını çıkartıp hem elektro gitar hemde bass gitar bölümlerini çaldığı bir video geliyor.


I lost I lost I lost you!
You’re making making my music!
I lost I lost I lost you!
Mou aenai no? No!

11 Haziran 2007

Praha 101

Buraya taşınalı tam 10 gün oldu ey blog. Şimdi ne yazsam nereden başlasam diye de düşünüyorum ama her şeyi anlatıcam diye hırs yapmamak lazım. Hayatta hırs kişisel gelişime katkı yapıyor olmasının yanında, hayattan zevk alma ve ergenliğe ulaşmanında önünde büyük bir engeldir. Bunun bir iki kıçı kırık anı anlatmak ile ilişkisini şu anda kurmaya çalışmanında bir lüzumu yok sevgili okur, rasyonel bir insan olamadım bir türlü, beni hep bu anime'ler yaktı.

Şimdi geleli ben neleri farkettim, birincisi burada süper pub rush yapılıyor. Güzel bir iki caddesini bulduğun zaman, başlıyorsun caddeden yürümeye, her sokak girişinde bir pub var zaten. Oturup bir bira içiyorsun paşa paşa, muhabbet falan filan, sonra kalkıp bir sonraki sokak girişindekinde bir bira daha içiyorsun böyle böyle süper güzellikte publara gire çıka bir geceyi bitirebiliyor insan sıkılmadan.

Önceki paragrafta birincisi dediğim için şimdi ikincisi demem gerekiyor sanırım ama ben daha ikincinin ne olduğuna karar veremedim. İkincisi (ahaha buldum, neyse...) burada insanlar çok kötü giyiniyorlar, yani tamam hiç bir yerde herkes muhteşem giyinmek durumunda ya da zorunda değil ama burada gerçekten kötü kesimin boyutu yüksek.

Üçünsü (evet yürüyorum şu anda liste modunda, durucak gibi değilim) şimdiye kadar girip çıktığım club'larda çalan müzikler dehşet kötü. Yani bazıları için güzeldir mutlaka o kadar dolu olduklarına göre ama benim alıştığım taksimdeki zıp zıp mekan müziklerinden çok uzak, neyse buralarda da alkolün ucuzluğu durumu kurtarıyor (evet kızların güzelliğide var tabi).

Şehrin içerisinde dolaşmak mimari güzellik dolayısı ile çok eğlenceli, her sokak dönüşünde muhteşem binalar gördükçe insanın keyfi yerine geliyor. Bu aralar yeni eve çıkma uğraşlarımız sürmekte, umarım halledebilir de yeni eve çıkarsak çevresini ve kendisini buraya Praha 101 - a nonprofessional introduction to prague dersimizde video eşliğinde aktarıcam.



Burada o köprünün altından çok sular geçti adlı çalışmayı görebilirsiniz. Bu resmi şimdi bu yazıya niye koydum en ufak fikrim yok ama neyse işte resim, bakmadan geçmeyin.

Geçen hafta pazartesi işe başladım. Ofis şehrin tam merkezinde ve olabilecek en güzel yerinde. Tarihi bir binanın 5 katını almış durumdalar. Şimdilik türk güruh haricinde fazla insanla geyik moduna girmedim, ama özellikle ofis içerisinde bulunan bilardo ve pin pon masaları beni çalışma aşkıyla yanıp tutuşturuyor. Ofisten çıkasım gelmiyor, bıraksalar 10 saat pin pon oynayabilirim, allahtan kimse bırakmaya niyetli gibi değil, yani kimsenin gelip de iş yapsana demesi durumu yok, ama genelde pin pon masasının başında sıra oluyor, yakın gelecekte stratejik adımlarla rakipleri egale etmek için yeni yöntemler bulmam lazım, ya da her geleni bıçaklayadabilirim, artık duruma göre. Ha onun dışında evet, belki bir ara gerçekten iş de yapmaya başlayabilirim, bilemiyorum.

Bu haftasonu Letna parkına gittik ve rollerblade kiraladık. Şimdi ben bir dönem baya buz pateni kaymıştım, vücut bu genlerine işliyor, tekrardan alışması çok kolay bir kere öğrendikten sonra, gibi laflar söyleyenleri itina ile dövebilirim mesela, varsa aranızda söylemek isteyen bana özel mesaj atabilir. Yani nasıl efsane düşüşler yaptığımı ben biliyorum, her şekilde Kuzey benden daha başarılıydı düşme konusunda, ama gerçekten korkutucu bir şey, ayakta dururken aslında bulunduğunuz duruyor olma gerçekliğinin aslında bir hayal ürünü olduğu ve her an yere paralel duruma geçebileceğinizi hatta ve hatta daha da korkuncu yere paralel bile olmayıp yere saçma açılar ile duruyo olup sonra yeri öpmeye çalışabileceğiniz bilmek gerçekten çok korkutucu. İki kere enteresan açılar ile yeri öptükten sonra ufaktan alışmaya başladım aslında. Tabi ki kaymaya değil, yeri öpmeye. Ayrıca buradan ben acemi bir şekilde kayarken yanımdan vız vız şeklinde geçen 5 yaş grubu veletlere, onlardan ne kadar nefret ettiğimide bildirmek istiyorum. Hemen aşağıda benim o kadar düşüp kalkmadan sonra nefesimi toplamaya çalışırkenki, adamım bak aslında ben süper profesyonel ve çılgın bir patenciyim, duruşumun olduğu fotoyu görebilirsiniz. (duruş değil aslında, duramıyorum o yüzden oturmuşum)

Evet manzarada fena değil hani. (Tıkla çocuğum resme büyük haliyle bak)

Prag'daki yemekler, güncel sanat akımları, toplumun politik görüşleri ve katılımcı psikolojileri, ekonomik seviyelerin dağılımı, neden bu kadar çok deli, fakir ve sakat olduğuna dair görüşlerimin, pie chart'lar ve referanslar ile anlatımı için burayı takip etmeniz yeterli. Power point ve ders notlarını sayfama koyucağımı sanmayın, başkalarının notlarından çalıştığınızı duyarsamda hiç affetmem.

08 Haziran 2007

Öksüz blog

Ey blog, çok salladım gene seni. Ama tam bir haftadır tekrar çalışmaya başladım gevur ellerinde (tabi şimdi burada çalışıyorum konseptine bir haftadır dahil olanlar, müzik dinlemek, etrafta dolaşmak, ofisin en üst katında bilardo ve pinpon oynamak gibi gibi). O yüzden bu yoğun stresli iş ortamında yazmaya hiç fırsatım olmadı. Ama çok yakında yoğun ilgim altında sıkılıcaksın, valla söz veriyorum, aha buraya yazdım, buraya tam, evet evet oraya, lam oraya değil yanına biraz...

03 Haziran 2007

Ofis Projesi

Ben buna bir şey diyemiyorum, böyle bir ofiste çalışıyor olmayı isterdim, izleyin, eğlenin, özellikle arada bira şişesini fondipleyen birisi var sempati duydum.

30 Mayıs 2007

Taşındık, bir saat dilimi yana...

Haftasonu çılgın veda partileri, duygusal anlar ve dolan gözlerden sonra, pazar gecesi hiç uyku ile haşır neşir olamadan, havaalanına gittim.

Tüm hayatımı bir bavul ve sırt çantasına sığdırıp, önce çok mutlu oldum, sonra üzüldüm, bu kadar mıydı hayatım diyerek.

Biletimi aldım, bavulumu verdim, annemlerle sabah kahvemi içtim. Sonra sarıldım öpüştüm, nasihatlarımı aldım. Babamı hayatımda ikinci kez ağlarken gördüm. Sonra annem ve babam son söz olarak gözleri dolu dolu, "Sakın bizleri unutma" dediler. Döndüm arkamı, geçtim pasaport kontrolünden. Lounge'a oturdum kahvaltı yaparım diye, bir bira aldım, dışarısını izlemeye başladım, bir şeyler düşüne düşüne. "Sakın bizleri unutma". Şaka gibi bir söz. Bir anda gözlerim doldu, nasıl ya diyerek, bira bardağını kaldırıp kapattım yüzümü.

Şimdi bir gündür Prag'dayım. Dün gece barda oturup Kuzey ile içerken, devamlı kafam kapıdan girenlere kayıyordu, tanıdık biri gelir belki diye. Nereye geliyor tanıdık biri oğlum, Akdeniz'de mi içiyorsun. Kuzey bakıp bakıp güldü bana bir süre.

Bugünde biraz dolaştım şehirde, Tram sistemi nasıl falan derken, ilk Prag dönerimi yedim, metro kartımı aldım, sonra ofisi görmeye gittim. Şehrin içinde dolaştıkça açıldım, bu kadar güzel olduğunu varsaymıyordum sanırım hiç. Monster sanırsam biraz zengin bir firma, şehrin en güzel caddesindeki tarihi bir binayı ofis olarak almış, gördüğüm zaman önce "öeeeaaaahh" dedim, sonra resepsiyondaki kadın efendim? dedi (çekce efendim ne demek acaba). Hemen ofisin bulunduğu caddeyi de burada göstermek istiyorum.

Ayrıca markette alışveriş yaparken gördüğüm 23432 bira çeşidi de beni derin düşüncelere itti.

Ayrıca ilk günümde, nerden bilet alınacak bilemediğimden o anda, acele ile biletsiz tram'e atladım. İlk bindiğim tram'de, arkada bir görevli binerek bilet kontrolüne başladı, hemen atladım durakta aşağıya. Sonrakine bindim, bindikten 5 saniye sonra önümde başka bir adam kimliğini göstererek bilet kontrolüne başladı. Noluyor ulan derken, adam bana baktı, ben adama baktım, adam kızların biletine bakarken, ben adama doğru yürüdüm, adam tam diğer tarafına dönerken, arkasından diğer tarafa geçtim, ve bu nasıl odun bir adamsa, bunu farketmedi. İçimden hohahahahaha derken (dışımdan dediğim zamanlarda çok iyi sonuçlar almadım), sonraki durakta inerek, paşa paşa gidip bilet aldım. Kuzey 2 aydır hiç bir kontrolöre denk gelmezken benim ikide iki tutturmamı çok hayıra yoramıyorum.

Cuma ve cumartesi beni görmeye gelen, arayan, mesaj atan herkese inanılmaz teşekkür ediyorum (inanılmaz da ne saçma bir laf ya, ayrıca kaçı okuyor sanki bu blogu), gerçekten çok sevindirik oldum. Gogol Bordello ile aynı güne denk getirerek kendi çukurumu kazmışda olsam, katılım gözlerimi doldurdu.

(Cumartesi gecesi gider ayak gözleri dolup banada duygusal gol atanlarada buradan sevgilerimi gönderiyorum :), ayrıca avşar bey ve burcu&volkan&nil üçlüsünede muhteşem hediyeleri için teşekkürü borç biliyorum, seviyorum ulen hepinizi, tutmayın beni).

18 Mayıs 2007

What type of otaku are you?

Evet sevgili okur, açıkça söylemek istiyorum soruları cevaplarken kesinlikle en normal bulduğum cevapları vermiştim ama çıka çıka inatla bu sonuç çıktı. Ben buna bir şey demiyorum artık.


What type of anime otaku are you?


HENTAI OTAKU
Take this quiz!

Quizilla |
Join

| Make A Quiz | More Quizzes | Grab Code

15 Mayıs 2007

20 yaş dişi

Ben konsept olarak 20 yaş dişine karşıyım buna karar verdim. Tabii, buna karar verme ruh halim içerisinde, gün boyunca 5 saat kendi kanımı yutmam, bu sebeple bir bardak kan kaybetmiş olmam, 2.5 tüp uyuşturucu üzerine majezik ile bile yemek yerken son derece duygusal anlar yaşayarak gözlerimden yaşlar fışkırması gibi detaylarda yok değil, ama siz bunlarla kafanızı yormayın. (siz makarnayı hiç çiğnemeden yediniz mi?, yutarken baya bir gıdıklıyor).

Güzel arkadaşım, ben zaten olmuşum 27, artık 20 yaş dişimi olucak ya, bunun askerlik gibi bir son yaş dönemi yok mu, sonra çıkan 20'likler kendiliğinden düşsün falan. Benimde muhteşem şansım sayesinde, iki alt dişimde olabilecek en kötü şekilde çıkmışlar, doktor da sözünü sakınmıyor zaten, ağzımın içerisinde bir nevi sirk kuruldu, sayabildiğim bir, elektrikli testere, bir de şarap açıcağı eksikti herhalde ağzımın içinde.

Neyse siz genede tecilletmeyin 20 yaş dişlerini, çıktıysa aldırın, valla, bir yerden sonra insanın kendi kanının tadı hoşuna gitmeye başlıyor. Gnam gnam...

09 Mayıs 2007

Osman keyfin nasıl?

Annemlerin yanına geri döneli bir hafta oldu (şimdi niye annemlerin yanı, niye babamların yanı değil? sana soruyorum, arkadaki alooo). Evet çok değişik, tam 3.5 sene sonra, özellikle daha ilk günden annemi, üzerime gelme diye ağlatarak zaten öküzlüğümü kanıtladım, sonra tabi, annecim ya neden ağlıyorsun, ya bak o anlamda demedim diyerek öküzlüğümü her ne kadar ört bas etmeye çalışsamda olmadı tabi. Altı üstü 1 ay kalıcaksın evde, çök kenara, çocukluğunu bil değil mi? (değil)

Tabi şimdi merak edenler olur diye düşündüm kendi kendime, Osman nasıl? keyfi yerinde mi? yerini yadırgadı mı, var mı bir isteği? Valla şimdi Osman, temizlikçimiz sağolsun yerini buldu, capon bir hatunun hemen arkasında hemde.

Şimdi tabi ilk bakışta burda, sanki Osman o camı kırmaya çalışıyormuş gibi geliyor. Osman sapıktır tabi, ama o kadar değil okuyucu abartma, onlar ayrı dünyaların insanı zaten. Ama bir sabah kalkıpta o cam kafesi kırık bulursam, ıslak baseball sopamla girerim Osman'a hiç acımam. Ama işte, işin özü budurki hali, keyfi yerinde benim çocuğun. Tam gider iken, kendisini kış uykusuna yatırmayı umuyorum, bensizliğe dayanabilsin diye.

Ayrıca o buzağı da inatla orada duruyor (boğa lan o ne buzağısı). Birde Osman'a fantasia şapkasını takınca bir anda dört kulak oldu, zaten kafam kadar kulakları vardı, tabi şu anda giderek konudan uzaklaşıyoruz. 3.5 yıl sonra ev bir değişik...

02 Mayıs 2007

N.H.K. ni Youkoso!

Uzun bir süredir gene anime yazıları yazmadığımı farkederekten, eğlenceli bir şeyler bırakmak istedim buraya. N.H.K. no Youkoso ile ile ilgili uzun bir yazı yazmayı istiyorum. Bu arada siz, serinin muhteşem bölüm sonu şarkısına odaklanın, hem müzikal olarak hem de görüntüler bakımından ilk izlediğimde , ahahaha nidaları atarak 10 kere izlemiştim kendisini. Özellikle Ergo Proxy'i izlemiş olanlar için, bana nedense klibin başlangıcı o havayı yaşattı çok.

24 Nisan 2007

Kokteyl

- 1 ölçü Smirnoff North (20%)
- 1 ölçü Cardinal Melone (20%)
- 1 ölçü düz smirnoff (40%)
- 1 ölçü limonlu vodka (28%)
- 1 ölçü tekila (40%)
- 1 ölçü kavunlu italyan vodkası (bu kadar bilmiyorum ne olduğunu)(27%)
- 1 ölçü diet cola (0.01%)
- 1 ölçü elma suyu (0.023%)(????)
- 1 dilim limon

Bunların hepsini teker teker (isterseniz grup olarak da yapabilirsiniz çok önemi yok bu noktada) karıştırıcının içerisine atınız ve karıştırıcıyı kapatarak güzel bir şekilde çalkalayınız (demiştim çok önemi olmayacak diye). Yeteri kadar soğuk olduğundan emin iseniz (değil ise yapmanız gerekeni biliyorsunuz, evet evet buzdolabına koyuyorsunuz, çok güzel...), bardaklara koyarak servis yapabilirsiniz. On Ice olmak zorunda değil, bir fark yaratacağını sanmıyorum.

Sonuç: nasıl anlamsız bir şey, nasıl anlamsız bir şey, zaten kavun ve limon o kadar baskın ki, aynı anda hem kavun hem de limon içtiğinizi farkedebiliyorsunuz, ama nasıl karaktersiz, nasıl saçma.

Biz tabi, "aaaaa doğan karıştırıcı getirmişti, hadi bir şeyleri karıştıralım" gibi anlamsız bir fikir ile yola çıktık, nerdeyse ayran bile koyuyorduk içerisine, şimdi düşününce gerçektende çok kötü olabilirmiş, en azından bu içiliyordu. Tabii ki malzemelerin bir önemi yok, dolaptaki her şeyi koyduk. Şimdi düşünüyorumda dolapta çikolata ve gofret falanda vardı onları da deneyebilirdik.

Bu yazısının anakonusunu hala bulamamış iseniz daha fazla bekletmeyeyim sizi, karıştırıcı almayın, alırsanızda bir yere götürmeyin, ne gerek var, tek tek için kardeşim, eninde sonunda bir yerde karışıcaklar zaten, erken davranmanın lüzumu yok.

18 Nisan 2007

Dancing in the thrash

9 büyük torba çöp attım bugün evi toplarken, ki bu yeni başlamış halim. Çöp içinde yaşıyormuşum yıllardır haberim yokmuş. O değilde, buzdolabını bulamıyourum, kaza ile torbalarla attım mı ki...

Çok enteresan şeyler buldum dolapları karıştırdıkça, insan bir yere bir şeyi koyarken iyi düşünmeli, bunu buraya niye koyuyorum, bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak ki diye.

15 Nisan 2007

Uzun eşek

Ev toplama modunda dolapları karıştırıp, gereksiz şeyleri soğuk ve karanlık bir boyuta gönderirken (çöp kutusu oluyor bu aslında), uzun bir süredir dolapta unuttuğum Evangelion robotlarımı buldum. Biraz oralarını buralarını mıncıkladım, çıkan yapıştırmalarını düzelttim, biraz hal hatırlarını sordum, bir kahve ikram ettim falan. Sonra tabi evde sıkılma psikolojisi sonucunda abuk subuk şeyler yapmaya başladım. Şimdi de utanmıyorum bunları afişe ediyorum.


"Baltalar elimizde, güç kablosu belimizde, biz gideriz eşeğe hey eşeğe..."

Eva 02 - lan 00 belim kırıldı insene artık...
Eva 00 - Tek mi, çift mi, söylesene...
Eva 02 - kızım elinde balta tutuyosun, teki çifti mi kalmış..., zaten kafam sıkıştı...
Eva 01 - çiftttt, çiftttttt
Eva 00 - hahaha, bilemediniz, tek balta var elimde...

Birde alakasız böyle bir güzelliğim var, özene bezene 4 günde bitirmiştim bunu, ama orasını burasını tutar tutmaz elimde kalıyor, deli ediyor beni, o yüzden böyle otursun dursun bu. Bir noktada uzun eşeğe katılmak istedi ama boyut farkı sebebiyle anlamlı bulmadı kimse bu fikri. Bir noktada diğer mecha maketleri ile birlikte aile fotoğrafı çekmeyi planlıyorum.



- Your wish is my command master...
- Ne?
- Emir diyorum, bacaklarım uyuştu, söyle de kalkıyim, ow ow ow dizlerim, ow aman diyim.

13 Nisan 2007

Aguk Buguk

Bir önceki haftasonu Sanat'ta gene yaklaşık olarak bunlara çok benzeyen bir tayfa ile gene rakı sofrasında oturuyorduk. Velhasıl o gece benim konuşma yetime bir şeyler olmuş. Bunu gerçekten çok gerzekçe bulduğum için herkese anlattım sanırsam ama gene de burayada yazmak istiyorum. (ulan sözlüğe bile yazdım entry olarak daha ne yapıcam)

Mesela avşar bunu 47 kere dinlemiş, ve inatla son anlattığımda bile gene güldü ayıp olmasın diye, üzerine Bodur bunu ayıkkende sarhoşkende N kere anlattın dedikten sonra biraz kalbimi kırmadı değil. Ben avşarın hatırı için aynı anıyı 97 kere dinlerim, zaten unutkan bir insan, ama 98 kere dinlemem şimdi düşününce, 97 yeter ama tamam.

Avşar bu durum için bana süper algoritma bile yazdı mesela:
if see yeni insan
tell rakıbalık&ameliyat
if see eski insan
check 'if told rakıbalık'
tell rakıbalık & ameliyat anyway

Tabi ben konuyu anlatmassam bir anlamı yok. Gece içerisinde iki anektod:

- akşama bakı ralık yapıcakmışız....bilmiyorum abi ben de anlamadım, bakı ne oluyor ki? evt rakı balıkta olur abi...

Sonrasında gecenin ilerlemiş saatlerinde bir de böyle bir şey geçti:

(göz ameliyatı hakkında konuşulurken konudan habersiz insanlara açıklama yapmak için sağa dönülür)

x- burun ameliyatlarından bahsediyoruz abi, gözler 4'ten büyükse zormuş...
y- burun dedin ama?
x- hahaha burun mu dedim, abi duydunmu göt ameliyatından bahsederken yanlışlıkla burun demişim
z- abi göt dedin şimdide

1 Ytl

Haftasonu, Bade ve Araf sonrasında saat iki gibi herkesler beni terkederken, 1 haftadır bende kalan alman misafirlerim teşrif ettiler, hatunlar dansedicez dansedicez modunda olduklarından bende kendilerine eşlik etmek durumunda kaldım.

Araftan çıkarak adını bilmediğim bir yere gittik, ben artık zıp zıp modumu kaybetmiş, sütuna yaslanmış duruyordum ki bana 10 dakka gibi geçen bir süre var, ama biz 3 saat orda kalmışız. Zira sabah 6 gibi eve giriyorduk.

Ben ortamda sütuna yaslanmış dururken rastalı bir gencimiz bana yaklaşaraktan 2 ytl var mı ya? tarzı bir soru yöneltti. Sonra süreç içerisinde şöyle bir dialog oldu.

-Ya, selam 2 Ytl var mı?
-Bakıyim,.... 1 var sadece al.
-Sağol ya

...5 dakika geçer, genç elinde bira ile gelir birayı bana uzatır
-Eyvallah, alırım iki yudum (bir yudum değil ama)

...genç gider, 15 dakka sonra tekrar gelir, elinde bir sigara vardır, uzatır...
-Eyvallah, alırım bir fırt

...genç gider, 15 dakka sonra gelir, birasını bırakır bana, dans etmeye gider, sonra geri gelir birayı almaya,
-Sağol abi, alıyim, sen keyifsiz görünüyosun ya
-İyidir be abi, tükettim enerjiyi biraz, arkadaşları bekliyorum...
-Sıkma kendini ya, tadını çıkar

Enteresan, bu sanırım çocuktaki iyiliğe karşılık verme konsepti. Kutsal adalet dağılımı. Ne ekersen onu biçersin gibi. Buradan o gece, 1 YTL'lik hizmet aldığıma inanıyorum, acaba 2-3 YTL versem ne olurdu düşünmedimde değil. Hayır hatun olsaydı falan. Neyse can sıkıntımı aldı sağolsun, yoksa millet sıkılsında gidelim derken orda patlayabilirdim.

Ey rastalı genç, bunu okuyorsan bil ki, bu haftasonu cebimde 1 yerine 3 YTL bozuk parayla aynı sütuna yaslanarak bekliyor olucam. Arkadaşların varsa getirebilirsin (çok yalnızım ve okur).

Zıp zıp haftasonu

Bu hafta sonu gene oldukça hareketli geçti. Cuma günü Batu ve Burcu ile anime partisi yapıp, sonra akşam Evrim, Alp ve Yeşim'i görmeye taksime çıkıp 12'den sonrada Burcu'lara giderek anime eşliğinde dünyaları yiyip içtik.

Çılgın ve yorucu cuma gecemizden sonra cumartesi Pınar hanımefendi'nin doğum günü için Bade'de rakı sofrasına gittik. Aferin çocuklara gittiğimde tabaklar falan masadaydı, yormadılar bizi. "Ooo Murat abi hoşgeldin ver elini öpiyim" dedi çcouklar sağolsunlar, dedim "yapmayın, ayıp oluyor, diğer müşteriler kıskanır".

Oturduk sonra 4 saat kadar deli gibi yedik, içtik muhabbet ettik, tabi ki en eğlenceli kısmı son bir saatiydi sofranın, herkesin suratları kırmızı olmuştu, salak salak oranın buranın fotoğraflarını çekmeye başladık.

Gelsin o zaman fotoroman:
Evet, ilk resmimiz sanatsal açıdan her zamanki gibi başarısız. Ama dikkatli bakarsınız duvardaki boyamanın kenarında, Pınar Kısa yazdığını görebilirsiniz. Buradanda anlıyoruz ki Bade çalışanları, biz gelmeden Pınar'a bir sürpriz yapmak istemişler, ve bunu çarpık espiri anlayışları ile yapmışlar. Ama bizde altında kalmadık gitmeden altına, Uzunluk Görecelidir yazdık.

Alican: Aaaaaaaaannnnnaaaaaaaah bu kim beeeeee!??!?
Erinç:.....
Bodur: (kesin gene suratımın yarısı çıkıcak...)

Bu resimden de çok bir şey beklememek gerekiyor okuyucu. Görüldüğü üzere, Pınar hala Kısa. AliCan, Bodur korkusunu biraz olsun yenmiş. Erinç, neyse ya...

AliCan: ahah iyi lan Bodurmuş, aman bende bir an...
Erinç: sigara di mi lan bu....
Bodur: ahahah suratımın tamamı çıkıyor sanki....

Burada Erinç ve Banu arasında bir miktar senkronizasyon hatası var. 2 saniye farkla yaşıyorlar aynı anı gibi. Birde Erinç elindeki çatal ile karizmatik bir şey yapmayı planlıyor gibi, ama tam kestiremedim. Gözüne saplasa nasıl karizmatik olur mesela, ya da burnuna sokarsa.

Erinç: ahaha nası karizmayım, kızlar ölün ölün, ben kız olsam bana kesin ve....
Banu: Erinç çatalın ucundaki peyniri düşürdün çocuğum, nereye bakıyosun battı pantolon, alooo...Burda Doğan ya aydınlanma yaşıyor ya da işlediği suçların altında ezilmek üzere. Resime konuk oyuncu olarak bir adet su şişesi ve bir adet şalgam şişesi de katıldı. Arkada ki teyzeyi ise kesinlikle tanımıyorum ama çok özenerek girmiş resime hakkını yememek istiyorum.

Pınar: bak anlatıyorum anlatıyorum anlamıyosun ki, getirmiycem bir daha seni buraya, hep şarkı kesilince dans etmeye başlıyosun, şarkı ile beraber edicen Doğan, yok ellerini falan çıklatmak şarkı başlamadan.
Doğan: wzzzzzbdnnnnnngubugubugubugubu brrrnnnnnn (alkol sonrası doğanın ses tellerini yeme modu)
Kadın (hatun): kahretsin telefon çekmiyor gene (nah çekmiyor, benimki çekiyor işte, senin telefonun dandik...)
Telefon (samsung): bzzzzzzzzt dürülü dürülü

Bu resimde enteresan bir şey bulamadım, herkes normal demek istiyorum, ama allahım o yanaklarım ne. Yanaklarımı bağışlasam bir aile 2 ay tok kalır (nasıl hesapladım anlatıcam bilahare) ya da yanakları alınmış 36 çocuğa yanak bağışı ile hayat verebilirim. Batu klasik, sessiz durursam hemen çekerlerde kurtuluruz bakışında (ben çekiyorum ulan bekliycen herhalde, kırk yılda bir kafamı tam alan foto çekebiliyorum zaten, sığmıyor yanaklar), Burcu çok sakin zaten.

En spesifik dialoglu resim:
Burcu: ...
Batu: ...
Bodur: ...

Bade sonrasında durmak bilmedik, gece bir itibariyle birde Araf'a girdik ve üzerinede delice dans etmeye başladık (şimdi deliler sırasıyla Burcu, Pınar ve Ben, kararsızlar var Erinç ve Banu, ortamdan hiç hazetmeyenler var Doğan ve Batu, Batu'nun gelmiş olması bile mucize, ben bizi boğazlar diye bekledim, bir ara yeltendi ben dans ediyor ayağına kalabalığa karıştım). Güzeldi güzel.

10 Nisan 2007

Beethoven 9. Senfoni

Günler süren aynı şarkıyı dinleme döngülerimden birisine daha girdim. Daha önce çok girdiğim bir döngüye tekrardan.

Evangelion Senfoni albümü. Beethoven 9. senfoni, ve ardından Pachalbel Canon in minor D. Tekrar, tekrar, tekrar, tekrar. Zaten muhteşem olmalarının yanında, Evangelion yüzünden bende daha derin etki bırakan iki parça.


Evangelion izlememiş olanlar için ne kadar anlamlı olur bilmiyorum yazdıklarım, izlemiş olanlar için ise spoiler vermemiş olduğum için sevinebilirim. Abi dur ben tam ortasındaydım Evangelion izliyordum, niye yazdın sen bunları diyen birisi çıkıcaksa aranızdan, aşağıda telefon numaram var, hatalıysam arayın (çok bakma aşağı yok bir şey).

Evangelion'da , dünyaya insanlığın sonunu getirmek için belli aralıklarla saldıran meleklerin ve bunlara karşı insanlığın tek savunması olan Eva adlı, tanrının imajı olan savaşçıların hikayesi anlatılırken, sonlara doğru bir bölüm çıkar. Zaten o ana kadar her bölümde psikopat bir aklın ürünü sahnelerle karşılaşırsınız.

Sonra bu bölüm gelir. Ana karakter olan Shinji, kendisinden ve hayattan ümidini kesmiş, kimseyi sevmeyen ve sevilmediğini düşünerek büyümüş bir karakterdir. Ve ilk defa son bölümlerde çıkıp gelen bir karakter karşısında kendisini çıplak gibi hisseder. İlk defa bu kadar güven duyar bu erkek çocuğa, ve aralarında neredeyse aşk denicek derecede bir yakınlık doğar.

Bu çocuk ise dünyanın sonunu getirmek için gönderilmiş son melektir. Milyonlarca insandan sadece biri Eva'ları hareket ettirebilecek beyne sahipken, bu çocuk üsse girer, içine bile girmeden uçarak Eva'lardan birini alır ve üssün merkezine inmeye başlar, üzerine verilmiş görevini yerine getirmek için.

Shinji bunu duyduğunda hemen göreve gönderilir. Gözlerinde yaşlar, çığlık çığlığa, Kaoru bir melek olamaz, Kaoru bir melek olamaz diye ağlarken, iki Eva dövüşmeye başlarlar ve arkada 9. senfoni çalmaya başlar. Bu senfoninin kanlı bir dövüş sahnesinde bu kadar iyi durabileceğini hiç düşünemezdim.

Devasa kütleler havada uçuşurken, göz yaşları arasında, dokuzuncu senfoninin eşliğinde, Shinji çığlıklar atar, neden, neden diyerek. Karou konuşur.

-Benim kaderim insanlığı yok etmek veya bu uğurda ölmek, sizinki ise hayatta kalmak. Ben hayatta kalanın siz olmanız gerektiğine inanıyorum, bunun için ise beni yoketmen gerekiyor Shinji. İkimizinde mutluluğu buna bağlı, seni tanıdığım için çok mutluyum, teşekkürler...

Ve dokuzuncu senfoni sonuna yaklaşırken, insanın aklında sözler kalır.

...Alle Menschen werden Brüder, Wo dein sanfter Flügel weilt...
(nazik kanatlarının aydınlattığı yerde, bütün insanlar kardeş olacak)

Bir de Death and Rebirth sonunda, bütün hikayeden bağımsızmış gibi, Shinji'yi görürüz, bir salonda, cello ile çalışırken. Sonra içeri girer diğer karakterlerde. Ve Canon in D minor çalmaya başlarlar, kanlı ve bunalım görüntüler eşliğinde.

ironiden anlamayan nesle aşina değilim.

Buyrun, ama maalesef alt yazlar ispanyolca, zaten müzik dinleyeceksiniz, alt yazıyı napıcaksınız ki, söylenmiş olmak için, gelmeyin bana bunlarla ya alla alla...

03 Nisan 2007

4 duvar ve ben

Nisan sonu evimden çıkıyorum. Çok enteresan bir duyguymuş bu. Her ne kadar geçen baharda buna yakın bir şeyler yaşamış olsamda şimdi daha bir gerçekçi oldu. Son kiramı yatırdım bugün, hatta benden sonra kalacak olan arkadaşı bile ayarladım. Ev sahibim ve emlak komisyoncum ile helalleştim (nası nası?), çok duygusal anlar yaşadık beraber. Ev sahibim göz yaşlarını tutamadı önce, inci taneleri gibi akmaya başladı yaşlar gözlerinden aşağı. Komisyoncunun gözleri doldu arkasından, "sen yapma bari abi zor tutuyorum zaten kendimi" derken sesi tiremeye başlamıştı bile.

Bir duygu çemberi oluşturduk hemen oracıkta, "helal edin hakkınızı" dedim tutamayıp kendimi. "HELAL" diye bağırdılar tek ağızdan (olsun demediler sanki...), "bir daha" dedim, "HELAL" dediler tekrar, "bir daha" dedim, bir sessizlik oldu, uzatmadım, ama dolmuştum artık, fışkırıyordu duygular her bir tarafımdan, oramdan buramdan, hop dedim, kaldırdım elleri, halaya çıkıverdik hemen oracıkta, iki adım sağa bir adım sola, hop diz kır tekrar kalk iki adım sağa, baktım halay başı kim belli değil, mendil yok bir şey yok, oradan bir bakkala girdik, bir kutu selpak, hazır gelmişken bir ice tea bir de vivident aldık, sonra gururlu bakışlarla çıktık bakkaldan.

Çok duygusaldık, coşuyorduk ileri geri, ama tabi ticaret ile arkadaşlık beraber gitmez, ev sahibi tutamadı kendisini,
-murat'çım ya biliyorsun son kira depozitoya sayılmaz
-sayılmaz mı be güzel abim
-e sayılmaz murat'çım
-şu güzel ortamı bozmasak abim
-sözleşmede yazıyor (ne oldu murat'çıma ha? bu kadar kolay mıydı her şey)
-hadi ya
(sessizlik, ama halay devam ediyor tabi biz gidiyoruz tutturmuşuz, komisyoncudan ses yok)
-tamam o zaman abim, yarın yatırırım da sen önüne bak istersen

Tansaş poşetli bir teyzeyi sıyırageçtik narin hareketlerle
-o değil de bu yeni arkadaşta geliyor ne güzel, bizim komisyon ne olacak?

Komisyoncu bu yüzden susuyormuş 2 dakkadır, bıraktım terli ellerini ikisininde. "eee yeter be sıçtınız içine güzelim halayın". Gösteriverdim tepkimi de, ama havada hala o lavuk duygusallık vardı, sert kelimeler yumuşayıveriyorlardı ağızdan kulağa giderken. Neyse yolladım çocukları evlerine.

Şimdi hangi eşyaları götürsem yanımda diye bakınıyorum. Halılar, bir iki tabak çanak, özel eşyalarım. Profilo'ya bakan duvarı da götürmek istedim ama demirbaşmış, cereyan yapar dediler bir de. (sokak kapısını söktüm ama kimse farketmeden)


Unuttum sanmayın keratalar, fotoğraf çekilirken (fotoğraf evt) ice tea'yi çoktan içip bitirmiştim, yolda geçerken çöpe bıraktım.

28 Mart 2007

there's no place like home

10 gün oldu hiç bir şey yazmamışım, bu aralar kafam güzel biraz.

Sanırım mayıs sonunda Prag'a taşınıyorum (sanırımlık bir durum kalmadı aslında, ama Murphy bu güven olmaz). Buradan önce size "Fair Enough" başlıklı postumu hatırlatmak istiyorum okurlar. Demiştim ben, bir fair enough'a pabuç bırakımıyim ulean ben diye, evt iş teklif ettiler bende ok dedim, çok basit oldu.

Şimdi çalışma iznimin gelmesini bekliyorum, sonra vize, sonra uçak, sonra Prag...

Valla lan, şaka falan değil, gidiyorum galiba, aylardır iki haftada bir lokasyon ve fikir değiştirip durduktan sonra. Şaka olmadığı kesin, kimse gülmüyor zaten çevremdeki.

31 yaşıma girdiğimde zengin olmuş olucam ve dünyayı ele geçirmeye başlıycam demiştim lise 1'de. şaka maka niyetliyim be okur, bu da bu kustal amaç uğrunda bir adım olsa gerek (dünyayı ele geçirirsem blog okurlarıma vip statüsü vericem, hadi gene iyisiniz keratalar).

Konu hakkında uzun uzun bir şeyler yazıcam umarım yakında, öncesinde konu hakkında uzun uzun düşüncelerimin olması gerekiyor, her neden ise kafam bomboş.

16 Mart 2007

St Patrick's Day ve Burcu'nun doğumgünü

Mart ayına yaklaşırken gözler takvime dikilmişti. (ahaha nasıl yalan, takvim yokki benim evde, neyse windows'un takvimi ile idare edicez, almak lazımdı aslında evede bir tane takvim, neyse). Evet 17 Mart, hem de cumartesi günü, Burcu'nun doğumgününü kutlayacaktık, ama bunun yanında ayrıca St. Patrick's day'ide kutlayacaktık (kutlayacaktım, orada ki kimsenin haberi olduğunu var saymasamda) (ayrıca aslında St Patrick's Day için bir yazı yazmaya niyetlenmişken o gün Burcu'nun doğumgününü kutlamaya gittiğimizi hatırlayarak bir an utandım ve başlığı değiştirdim. Şimdi bunu söyledikten sonra değiştirmemin bir anlamı kaldı mı? kaldı okuyucu sen devam et boşver).

Yeşil bir bere bulmam lazım. Yeşil t-shirt, yeşil bir hırkam da var. Önemli olan doğumgünü sonrasında bir de St Patrick's day partisine davet edilmiş olmam, ki enteresan bir şekilde bir buçuk aydır msn'de millete St Patrick's Day (copy/paste yok, her seferinde inatla yazıyorum) espirileri yapıyordum, bu aralar Boondock Saints falan da izlemedim, olucağı varmış demek ki. Özellikle irlanda Microsoft ile de iş görüşmesi yapıktan sonra oldukça fantastik hikayeler anlatmaya başlamıştım, olmadı ama (hem de nasıl olmadı, görüşme sırasında resmen tecavüze uğradım (özür dilerim 4-6 yaş arası okuyucu kitlem)), neyse konu dağılıyor rezilliğimi daha dışarı vurmanın anlamı yok.

Everyone wants to be Irish on St Patrick's Day my friend.

O güne özel şarkılardan yeterince eğlenceli bir şey bulamadığım için, saatlerdir, İskoç yeni yıl şarkısı dinliyorum. Bu şarkım cumartesi günü dışarı çıkıp hangi amaçla olursa olsun içicek gençlik için.

for auld lang syne my dear
for auld lang syne
we'll take a cup of kindness yet
for the sake of auld lang syne

let's have a drink or maybe two
or maybe three or four
or five or six or seven or eight
or maybe even more

for auld lang syne my dear
for auld lang syne
we'll take a cup of kindness yet
for the sake of auld lang syne

when it gets to closing time
and if you still want more
i know a pub in iverness
that never shuts its door.

Ayrıca St. Patrick's day için Chicago nehrini fosforlu boya ile yeşile boyayan insanlara bir şey demek istiyorum, ama bulamadım ne diyeceğimi...

13 Mart 2007

Geçmişe Saygı

Weezer - In The Garage

I've got a Dungeon Master's Guide
I've got a 12-sided die
I've got Kitty Pryde
And Nightcrawler too
Waiting there for me
Yes I do, I do

xxxHolic

Efendim şimdi xxxHolic aslında bir süredir zaten var olan bir Manga. Hatta ve hatta kendisi bizim güzide şehrimiz Istanbul'da bile seçkin kitapevlerinde (nasıl nefret ettim bu sözden bir anda) bulunabiliyor (Robinson Cruseo'da ben iki cildini terbiyesizce oturup okudum evt). Clamp daha sonradan 2005 senesinde bir filmini yayınlamış. Ve nihayet 2006 senesinde de 24 bölümlük bir seri haline getirilmiş.

xxxHolic'de konu en temel haliyle Yuuko ve Watanuki Kimihiro adlı iki kişinin çevresinde dönüyor. Watanuki gördüğü ruhlar tarafından rahatsız edilen ve hayatı işkence haline gelen, ben diyim 16 siz diyin 15 yaşında (anne sen de 14 de), anime'de oynama yaşı gelmiş çatmış bir capon lise öğrencisi. Bir gün (bu bir gün anime'nin ilk bölümüne denk geliyor tabi), yolda gene bunlardan kaçarken kendisini şehrin ortasında muhteşem oryantal tasarımlı bir klubede buluyor. Kapılar açılıyor, ve koltukta tüm güzelliği ve seksapeliyle yatan Yuuko gencimizi selamlıyor. "Hiç bir şey rastlantı değildir, her şeyin bir amacı ve sebebi vardır, buraya geldiysen bunu istediğin için gelmişsindir" diyerek daha 5. dakikadan gencimizin beynini ambale ediyor.

Yuuko istenilen dilekleri gerçek yapan bir cadı (cadı denildiğinde nedense insanın kafasında çirkin bir görünüm beliriyor, alakası yok tabi, Yuuko'nun köpeği oluruz, canım ya). Hikaye Watanuki'nin Yuuko'nun yanında yarım zamanlı hizmetçi olarak işe başlaması ile birlikte gelişiyor.

Eski dedektiflik hikayeleri gibi, her bölümünde Watanuki'nin ya da gelen bir müşterinin başına gelenler çözülmeye çalışıyor. Bazen eski Japon efsanelerinde bahsi geçen konular açığa çıkartılıyor, bazen hayalat hikayeleri irdeleniyor. Her bölümde yaklaşık olarak dersvari bir şey vermeye çalıssa da bunu "Olacak O Kadar" modunda yapmadığı için göze batmıyor.

İzlemeye başlayınca ilk dikkat çeken çizimleri. Sıradan insan anatomisine sadık kalmak gibi bir niyetleri olmadığını ilk saniyede anlıyorsunuz. Burada herşey ince ve uzun. Ve her şey bir o kadar renkli. Tamam Watanuki normal bir öğrenci. Ama esas her bölümde Yuuko'yu görebilmek için can atıyor insan. Her bölümde giyilen muhteşem renkli ve egzantrik kıyafetler, kimonolar, ve aksesuarlar insanı deli ediyor. Şimdi farketmiş iseniz anlatım yavaş yavaş Yuuko üzerine dönmeye başlıyor ey okuyucu. Yuuko her bölümde giydiği zaman zaman şuh, muhteşem kıyafetler içinde, hiç bir şey umurunda olmayan havasıyla, özellikle de "Watanukiiiiii, Sakeeeeeeeeeeeeee" diyerek gözlerinin altı kızarmış haliyle bağırdığı zaman, ekrana girip mıncıklamak istiyorsunuz. Her zaman bu halinden bir anda çıkıp karizmatik ve güçlü karakter olmasını da biliyor tabi.

Ayrıca tv serisi içerisinde hikayelerine pek değinilmeyen, ama ister istemez hemen dikkatinizi çeken, Yuuko'nun dükkanında çalışan iki ufak kız var. Bunlar tamamen tasarım harikası. Kıyafetleri, saçları, konuşmaları, etrafta koşturmaları, insan aptal oluyor gördükçe, nasıl bu kadar şeker olabilirler diye. Bunları ben birebir istettim, evde besliycem artık, hemen Osman'ın yanında.

Sonuç olarak xxxHolic, oldukça neşeli bir anime. Ama sonunda hikaye sonuçlanmadığı ve bir çok açık nokta kaldığı için, yakın zamanda ikinci sezonu geleceğine inanıyorum. Bir bonus olarakta, bahsettiğim o iki küçük kızın, bir bölüm bitişindeki ufak bir kliplerini veriyorum size ey okuyucular (Anime içindeki çizimleri daha farklı).



Ve buyrun bunlarda renk cümbüşü ile kastettiklerimi daha iyi anlatabilmek amacıyla sizin için birebir markete gidip elcağızlarımla seçtiğim resimler.



08 Mart 2007

Sevgili Osman

Hayatımda gözardı edemeyeceğim bir yere sahip olan Osman için özel bir yazı yazmak istedim. Aslında kendisi, gelip üzerime oturup, yazana kadar da kalkmam diye tehdit ettiği için şu anda bu yazıyı yazıyorum, Osman ise elinde türbişon ile tehditkarvari bir şekilde başımda bekliyor.

Şimdi Osman bir ayı, ama ayı deyip geçmemek gerekiyor. Sadece ayı dediğiniz zaman kendisi agresif tavırlar içerisinde üzerinize yürüyor, zira sırf bu yüzden ona isim koyduk.

Aslında çok önceleri nexum ofiste onla bunla dalga geçerken, gelen bir Alman stajer arkadaşımız ile dalga geçmek istediğimizde, her adını söylediğimizde dönüp bize baktığı için, ben zaman içinde ona farketmesin diye Osman demeye başlamıştım. Osman gel Osman git derken, sonra sonra gel zaman git zaman tanımlayamadığımız her şeye Osman demeye başladım, nexum ahalisinde bu fikri benimseyince birden ortalıkta her abudik şeye Osman diyen bir insan grubu oluştu.

-Ya oğlum bi grup vardı hani dıbıdıbı yapan, neydi?
*Osman?

-Abi bu proje zor gibi biraz, kim altından kalkar?
*Osman?

-Kim aldı lan benim kulaklıklarımı?
*Osman???
-Hadi len...

Sonra bu güzide Nexum ahalisi, doğumgünümde bana bir Osman aldılar. Bildiğimiz ayı Osman. Kutusundan çıkar çıkmaz zaten, "aaaa Osman" dememle birlikte adı Osman kaldı bizim Osman'ın. Şimdi Osman ile güzel zamanlarımdan bir iki kesiti paylaşmak istiyorum sizinle ey okurlar.

Biricik Osman'ın hayatından sahneler

Ofis, the early times...
(zaman zaman işten kaçmak için Osman'ı yerime bırakıyordum, enteresandır kimse farketmiyordu)

Osman çalışıyormuş gibi görünüyor. Hayır baya da kilitlenmiş ekrana, kafası karışık çocuğun.

Osman iş sıkıntısından kendisini starbuck kahvesine vermiş, ancak öyle konsantre olabiliyor beyim.

Baktı o da olmayınca, Osman kendisini müziğe veriyor, pis metalci Osman seni.

Osman ile çok güzel bir baba oğul ilişkimiz var. Bazen onu lunaparka falan götürüyorum gezmeye. Hayır bu kadar şapşal pozlar verirken, hemen arkamda IT müdürümüzün bizi hiç sallamayan havasına da hayran kalmıştım.

Ben,Ersin,Osman: "Abi, ayı var hazır hadi foto çekelim ehi ehi"
Cudi (müdür) düşünce balonu: "maaş revizyon zamanı da yaklaşıyordu di mi ya..."

Osman ile ev hayatı...

Osman Xbox oynarken. Her SoulCalibur oynadığımızda beni yeniyor olmasını hala tam anlamış değilim. Bir ayının ruh hali olsa gerek. Hayvanın parmakları da yok, o tuşlara nasıl basıyor bunu da tam çözebilmiş değilim, ama hayat mucizelerle dolu.

Osman sabah yatağımızda mışıl mışıl uyurken...hmmm, düşündümde bu resim hakkında yorum yapmak istemiyorum.

Yazımı tamamlarken Osman da tirbüşonu kafamdan çekerek, agresif tavırlarına son verdiğini bildirmiş bulunuyor, bir duş alıp yatıcakmış. Eh hadi bakalım.

01 Mart 2007

Yakitate

Evet sayın okur, bu haftaki anime incelememizde oldukça sıradışı bir anime ile çıkıyorum karşına (ne tarafına çıkıcam bilemedim okur). Yakitate, gene konsept bir anime. Konusu da hayatta derdini tasasını unutan bir gencimizin, Japonya'nın kendi adı ile bir ekmeği yok, neyimiz eksik diyerek, Japonya'ya özgü bir ekmek yapmak için yola çıkması gibi enteresan bir konu.

Şimdi daha ilk bölümden itibaren zaten garip bir anime olduğunu farkediyor insan. Tüm anime sadece ekmek çeşitleri üzerine kurulu. Ama öyle bizim kültürümüzdeki gibi bakkaldan alınan tek tip ekmek değil (aslında pastahanede poğaça çeşitlerinde bir artış farketmiyor değilim son zamanlarda). Her bölümde gerek zevkü sefa amaçlı, gerek yarışmada başarılı olmak için, birkaç farklı ekmek tipinin nasıl yapıldığı anlatılıyor.

İnsan ilk duyduğu zaman, aslında içten bir şekilde "ulan böyle anime'mi olur" diyor, (sen de dedin okur üst paragrafı okurken farkediyorum burdan). Ekmek ekmek nereye kadar. Ama öyle olsa buraya yazıyor olmazdım değil mi okur, sende hemen kanıyorsun bak. Bir kere Yakitate feci komik. Sadece salak espiriler değil, muhteşem kelime oyunları, surat ifadeleri ve özellikle ana karakterin yaptığı her ekmeği tadarken, karakterlerin zevkten kendinden geçişleri sırasında çizilen geçiş animasyonları.

Yarışma sırasında ana karakterimiz Azuma Kazuma'nın yaptığı Croissant'ı tadan direktörün, kendisini aya inerken görmesi, ve astronot kıyafeti içerisinde, elinde tuttuğu croissant ile poz verirken, "bu benim için küçük ama ekmek endüstrisi için büyük bir croissant" gibi bir cümle kurması, ya da daha önceden croissant yememiş olan Azuma'nın adı ilk geçince, " Kurowa-san kim?" gibi izlerken, "abi bu çok saçma, ama ben niye gülüyorum o zaman" gibi şeyler demenize sebep olan bir çok sahne var.

İkincisi ise biraz problematik bir özellik. Yakitate izlerken düzenli olarak acıktırıyor. 24 dakikalık bir bölümün yarısının ekmek yapmak, bunları tatmak ve ne kadar güzel oldukları üzerine konuşmak olduğunu düşününce sanırım çok saçma değil. Ama öyle böyle acıkmıyor insan, bu sebeple sağlık açısından yemek yerken izlemenizi tavsiye ederim.

Örneğin en son anime seansımızda, akşam yemeklerimizi yedikten sonra, Yakitate izlemeye başladık. Akşam yemeği üzerine, altışar poğaça ve beşer cezerye yedik Batu ile. Burcu gene minimal tüketmeyi başardı. Ama Batu'nun bile, "abi, sanırım biraz fazla yedik değil mi?" demesi özellikle bir iç sorgulamaya zorladı bizi. Gerçi "az bile yaptık o adi poğaçalara" şeklinde bir sonuca ulaştık ama olsun önemli olan niyet.

Yakitate 69 bölüm hala bitiremedim, ama bitirene kadar 5 kilo alacağımı öngörüyorum. Kafanızı dağıtmak için eğlenceli bir şeyler arıyorsanız, mutlaka izleyin. Önünüzde yemek varken izleyin, ekrana çok yakından bakmayın, annenizin sözünden çıkmayın falan.